19 Ekim 2015 Pazartesi

Hayırlısı Diyebilmek

Şimdi beni tanıyanlar bu başlık ne alla alla diyebilir, bugün biraz kendimi açma günü olsun...

Hayatın akışında bazen bazı şeyleri gönülden isteyebiliyoruz, bizim için istediğimiz şeyin en iyisi olduğunu düşünebiliyoruz. Benim de hayatımda çok üzüldüğüm, içime attığım, ben halbuki elimden gelenin en iyisini yapmıştım ama neden olmadı ki diye sorguladığım durumlar oldu. Bu tarz durumlar, insanın hayatında her gün olan olaylar değildir. Zaten her gün karşılaşacağımız durumlar olsaydı,  bizim için o kadar önemli olmazdı. İnsanın hayatının dönüm noktaları vardır, sen o kadar çok istersin ki, olmaz!!! Olmadıkça üzülürsün, sinir olursun, içine atarsın... Bütün negatif duyguları hissedersin işte...Ama bil ki olmuyorsa da bir nedeni var. Buna ister kader de, ister inanç de, istersen de enerji vs de...Sonra araya zaman giriyor, senin olmadı diye üzüldüğün şeye, sonra diyorsun ki iyi ki olmamış, olsaydı şuan sahip olduğum şeyler olmazdı. Bilerek detaya girmiyorum, sonuçta herkesin kendi özeli ama eminim okudukça aaa evet benim de hayatımda böyle bir şey olmuştu demişsinizdir. Biliyorum o anı yaşarken, bunları demek çok zor, araya zaman girmesi lazım, diyeceğim o ki "Her karanlığın bir aydınlığı var..."


19 Ağustos 2015 Çarşamba

Bozcaada 2015

İlk 2011 yılında gittiğimde Bozcaada hakkında yazı yazmıştım bu nedenle yazımın başlığı Bozcaada 2015...Keşke sonraki yazılarımda 2015-1, 2015-2 falan olsa...

Mevzu şöyle başlıyor, geçen seneki kız kıza tatilciler grubuna bu sene ortaokuldan beri yakın arkadaşımın da dahil olmasıyla kız grubunu dörtledik. Eşim işi nedeniyle gelemedi ama Bozcaada'ya iki gidişimde de hissettiğim keşke sevgilim de bu güzelim yerleri görse, akşam rakımızı bu güzelim yerlerde yudumlasak, hafif ürpererek hoş sokaklarında yürüsek idi. Bu sefer de olmadı artık başka sefere...

Benim de işlerimin yoğunluğu nedeniyle, kısa bir tatil planlayabildik. Hele ki gittiğim yolu düşünecek olursak kendime cesaret ödülü veresim geliyor. Kızlar tatil planını ilk söylediklerinde, izin konusu sıkıntı olur diye en başta gelemem demiştim, sonra çok fena gaza geldim ve izin aldım, sonra o gaz nasıl bir gazsa düşünmeden otobüs biletini aldım. Tatil yaklaştıkça o yol biter mi be!!! moduna geçip, sanırım hata ettim, dinlenemeden döneceğim düşüncelerine daldım ama kızlara söz vermiştim, biletlerimi de almıştım, hatta oteli de ödemiştik, eeee artık dönmek olmazdı. Yani sırf mecburiyetten:) Gidişte Kamil Koç'tan Ankara-Geyikli İskele 80 TL'ye bileti aldım. Otobüs akşam 20:00'deydi, maşallah dolmuş gibi oluyor yazlık taraflarına giden otobüsler...Tam uyuyorum diyorum, bir anda efendim inecek yolcular hazırlansın, diğerleri oturduğu yerde otursun anonslarına bir de otobüsün ışıklarını ekleyince habire uyandım. Allahtan rahat hattı, tekli koltukta bir o yana bir bu yana dönüp uyudum:) Sabah 07:30' da Geyikli İskele'ye vardık.

Nerede Kalınır? E2 Deniz Otel

Öncekle otelimizden bahsetmek istiyorum. Otelimize internetten booking.com' daki  yorumlara bakarak karar vermiştik. E2 Deniz Otel  gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir otel. Bir kere iskeleden yürüme mesafesinde, bütün güzelim restoranlara 5 dakika uzaklıkta ama bir yandan da o restoranların içinde bulunan oteller gibi gürültü içinde de değil, odamız deniz manzaralıydı, sabah denizdeki dalga seslerini duyarak kalkıyorduk. Oteli iki kardeş işletiyor. Sabah otobüsümüz erken olunca, eşyalarımızı bırakmak için otele gittik, check in işlemi için normalde öğleni beklememiz gerekirken, sanki aileden sevdikleri gelmiş gibi bizi karşıladılar, buyurun kahvaltı ediyoruz, hemen siz de geçin dediler. 


Kahvaltısı bence on numara beş yıldızdı. Her malzeme kaliteliydi, yeterliydi. İlk sabah soframıza hemen pişi denilen hamur kızartması getirdiler, açıkçası yediklerime dikkat ettiğim dönem olmasa sofradaki bütün tabağı tek başıma ben yerdim. O kadar güzeldi ki hala tadı damağımda...Sabah kahvaltıda ince biber kızartması ve cevizli tarçınlı kek de beni mest etti. Reçel çeşitlerini bahsetmem yetmez, gidip görmeniz, tatmanız gerekir. İncir reçelinden, karpuz reçeline kadar envai çeşit reçel vardı. Karpuz reçelini ilk defa yedim, gayet güzeldi. Bence kahvaltı çok basit bir öğündür, ama her kahvaltı gönülleri mest etmez, bu otelin kahvaltısı beni fazlasıyla mest etti. Kahvaltıyı deniz manzaralı terasında yapıyorsunuz, ilk gün çok rüzgarlıydı, polarları giyip oturduk resmen. Özetle, yolum tekrar Bozcaada'ya düşerse, başka araştırma yapmama gerek yok, kalacağım ve önereceğim yer belli. Biz 4 kişi olduğumuz için, aile odasında kaldık, gecelik 400 TL ödedik.

Gelelim adaya...Adayı sanki nasıl ufak dokunuşlarla güzelleştiririz mantığıyla bu adayı donatmışlar sanki. Dükkanlar, buzdolabı mıknatısları, sokaktaki sandalyeler, evin önündeki saksılar...Hayata güzel bakan ve güzelleştiren insanlar buraya gelmiş sanki...Elinizde fotoğraf makinesi, her yerin fotoğrafını çekmek istiyorsunuz bu anılara dönüp dönüp bakmak için, hatta kafayı bozup niye biz böyle yerlerde yaşamıyoruz ki diye efkarlanıyorsunuz.

Adada Plajlar:

Adanın içinde minibüs ve araba gibi araçların kullanımına izin veriliyor. Bir kaç plajı olsa da biz halk plajı olan Ayazma plajına gittik, öğle saatlerinde şezlong bulmanız imkansız denile bilinir, o yüzden kahvaltınızı yaptıktan sonra çok oyalanmayın marş marş plaja... Yoksa deniz havlunuzu şemsiyesiz şekilde kumsala sererken bulursunuz kendinizi. 2 şezlong 1 şemsiye günlük 20 TL. Gün boyu kullanıyorsunuz, plajda sürekli su, bira, mısır bildiğin plaj mamulleri siparişi verdiğin anda masana geliyor. Bence bu plajda bir midye dolmacı eksik, girişimci arkadaşlar varsa, gitsin açsın derim. Adanın suyu buz gibi, hakikatten ayağınızı buz kovasına sokmuş gibi geliyor en başta, zaten deniz kıyısına bakınca, dizine kadar gelen insan topluluğu görüyorsunuz, en azından yarısı yok ben yapamayacağım diyerek geri dönüyor:)



Nerede Yenmemeli? Ada'm Restoran

Adada yeme içme konusuna gelince, hafta sonu gidiyorsanız rezervasyonunuzu adaya gitmeden yaptırın, yoksa her restoranda maalesef yer yok cevabını alırsınız. Biz ilk akşam Kapı 14 adlı restorana gittik. Mezeler çok iz bırakmadı kötü değildi, orta dereceydi, porsiyonları yeterli büyüklükteydi, meze dolabındaki çeşitler de gözümüzü doyurmaya yetti. Pazar akşamı ise son gecemiz diye hem uzun uzun içmeye niyetimiz vardı hem de diyeti bir kenara koyup yemek yemeğe...İnternette yer alan muhteşem yorumlara inanarak Ada'm adlı restorana gittik. Hayatımda meze seçerken bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. 6 küçük şirin meze tabağına mezeleri koyup getirmişler, servis elemanı tek tek açıklamasını yapıyor, isterseniz 6 lı küçük meze tabağını toptan alırsınız, isterseniz içinden tek tek seçerek söyleyebilirsiniz. 6 adet mezenin olduğu tabak 40 TL idi. Biz servis elemanına önce bunda ne var bunda ne var diye ilk turda anlattırdık, boğazına düşkün dört kızız, meze tabağı bizi o kadar tatmin etmedi ki servis elemanına bir daha anlattırdık, içlerinde en iyisi olacağını tahmin ettiğimiz isli tavuk ve haydariyi sipariş verdik. İki meze sipariş verdiğimiz hayatımızda görülmemiş şey. Bir kere Bozcaada'ya gitmişiz, kabak çiçeği dolması son gece yemek istediğimiz için, servis şefinden rica ettik, başka restorandan getirtti, yani Bozcaada gibi bir yerdeki restoranda deniz börülcesi, kabak çiçeği dolması veya Ege'nin otlarından meze olmaz mı? Yok işte, bildiğin füzyon mutfak, ufak porsiyonlar, deneysel meyhane meze çalışmaları. Sen deneysel yine takıl ama temel taşları önce koy bir menüne...6'lı meze tabağında olanlardan biri de pancar turşusu idi. Pancar turşusu denizi olmayan Ankara'da bile restoranın çoğunlukla ikramı olarak verilir, yani hepi topu 6 meze varsa, içlerinden biri de pancar turşusu olmaz, olmamalı... Hadi bari roka salatası söyleyelim de yüzümüz gülsün dedik. Roka salatasını duble söyledik. Yok böyle bir salata, duble dediğin en azından 4 kişiye yetecek cinsten olmalı, bu salata bildiğin tek kişilik, bilemedin bir buçuk kişilik. Salatadan da fena çuvalladık. Hadi başlangıçlar, salata tatmin etmese de bu kadar yazıldığına göre herhalde iyidir diyerek ara sıcaklara asılırız dedik. Öncelikle enginarlı ahtapot söyledik. Hakkını vermem lazım. Enginar ve ahtapot sarımsaklı krema ile birleşince çok hoş bir aroma olmuş, tadını beğendik ama mevzu şu ki içinde ahtapotu neredeyse cımbızla seçerek bulduk, yani ahtapotu içine neredeyse koymayı unutmuş olmaları, ilk ara sıcağın son ara sıcak olmasını sağladı. Fikir vermesi açısından enginarlı ahtapot 35 TL idi. Rakımızı bari bırakmayalım diyerek resmen mezesiz içtik ve hesabı istedik. Servis elemanı övgü bekleyerek nasıl buldunuz diye sordu. Biz de resmen aç kaldığımızı, meze çeşidinin olmadığını, enginarlı ahtapotta ahtapotun olmadığını söyledik. Servis elemanı hemen restoranın işletmecisini kaş gözle masaya çağırdı, biz daha bir şey demeden, işletmecisi porsiyonları mı küçük buldunuz dedi. Biz çeşidin azlığı ve ahtapotun olmaması gibi konuları söyleyince, içinde 80 gr ahtapot, 80 gr enginar var, ben yaptığım için biliyorum diyerek, yüzünü de sinir olmuş şekilde zoraki gülümseyerek cevapladı. Açıkçası son akşam çok güzel bir gece geçirmeyi planlarken, hem aç kaldığımız hem de restoran sahibi tarafından neredeyse azarlandığımız bir gece oldu. Baktık tüm restoranlar dolu, her restoranda masalarda şen kahkahalar... Biz ise aç ve masadan kalkmış.... Hızlı karar verdik hayallerimiz gibi olmasa da gecemizi bozmamaya karar verdik ama açlık konusunu da bir an önce çözmeliydik ve lahmacuncuya gittik. Yani hayatım boyunca düşünemeyeceğim bir şeyi yaptık, Bozcaada gibi güzelim bir yerde, şirin bir sokakta meyhanede aç kalıp, lahmacuncuya gidip doyduk. Mis gibi de lahmacun yedik, çıtır çıtır oh be diyerek doyduk...Normalde biz de restoran işletmeciliği yaptık, en ufak bir kusurda eleştiren bir kişi de değilim, bu yazıyı sadece mezeleri az olsa yazmazdım ama işletme sahibinin hiç de hoş olmayan tavrıyla karşılaşınca bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Bizim gibi internette muhteşem yorumlara kanıp, adada güzel bir gün geçirme hayalini kurup, Ada'm a gitmeyi planlayanlar olabilir diye yazıyorum. Adada restoranlardaki fiyatlar ucuz değil, İstanbul'daki balıkçı restoranları kıvamında, Ada'm ın da fiyatları adadaki diğer yerlere yakındı belki bir tık üstü idi. Açıkçası memnun kalacağım bir gece olsaydı iki katını da ödesem koymazdı. Sadece servis elemanı çok düzgün ve saygılıydı. Bir tek servis elemanından memnun kaldık. Özetle, bizim gibi mutsuz bir yemek deneyimi yaşamak istemiyorsanız Ada'm a gitmeyin....

Dönmeden Yapılması Gerekenler:

Yemek deneyiminden sonra Bozcaada'ya tekrar dönecek olursak, buradan kurabiye almadan adadan ayrılmayın. Veli Dede ve Çiçek Pastanesi. İkisi de muhteşem, damak çatlatan kurabiyeler yapıyorlar. Dönüşte adanın ekmeği de meşhur diye Çiçek Pastanesi'nden ekmek de aldım.


Adaya yolu düşenler için yapılmadan dönülmeyecekler listesinde, Çınaraltı çaybahçesinde çay içmek ve Ada Cafe'de gelincik şerbeti içmek vardı. Ada Cafe'ye ilk gidişimde gitmiştim, bu sefer gidecek zamanımız olmadı. Bir de Ada Dondurmacısı'ndan muzlu bademli dondurma yemeden dönmeyin, bakın bunu yemeden dönerseniz, kendinizi adaya gelmiş saymayın.

Bozcaada hediyelik eşya yönünden çok zengin, özellikle kızlara yönelik çok güzel kolye, bileklik vs var. Ev içinde şahane seramik saksılar veya bal kabağından yapılmış aydınlatmalar...

Dolu dolu Bozcaada'da iki gün geçirdik. Pazartesi Çanakkale'den uçakla Ankara'ya döndüm. 80 TL verip otobüsle gitmiştim, 79 TL verip uçakla döndüm. En azından yol yorgunluğum biraz da olsa azaldı. Bozcaada keşke yakın olsa...Keyif yapmaya gitsek, şarabından içsek, üzümünden yesek, hele hele bademli muzlu dondurma kazanına düşüp, bütün dondurma kazanını sıyırsak:)






Baktıkça kargalara yüzünüz gülsün diye son fotoğraf olarak seçtim:) Bol gezmeli bir yıl olsun:)

4 Ağustos 2015 Salı

MSC ile Adriyatik Cruise Tatili

Uzun zaman sonra herkese merhaba, bir senedir merakla beklediğimiz cruise tatilini gerçekleştirmiş olduk. Gitmeden önce MSC Adriyatik turu diye araştırma yaptığımda çok fazla bir bilgiye ulaşamamıştım, gitmek isteyen/ merak eden olabilir diye paylaşmak istedim. Bir kere bu tatili çok hevesle bekledik, bir senenin yorgunluğu vardı. Gemimiz ramazan bayramı arifesinde 16 Temmuz'da Karaköy limanından hareket etti. Gemi 16:30'da hareket edecekti, eşimle benim her yere erken gitme huyumuz olduğu için, limana da erken gittik, saat 11:00 civarı check in işlemlerine başladılar, valizlerimizi aldılar. Gemiye binmeden önce valizlerinizi alıyorlar, odalara valizlerin bırakılması işlemi uzun sürebildiği için, size gün boyunca lazım olabilecek güneş gözlüğü, ilaç, kitap, hırka vs ne var ise yanınızda bir sırt çantasına vs almanızda fayda var.

Check in işlemi sırasında fotoğrafınız çekilerek, gemide ve tüm seyahatiniz boyunca geçerli olacak, bir gemi kartı veriliyor. Gemiye iniş/binişlerde fotoğrafınıza bakılarak geçişiniz sağlanıyor. Gemi kartınızda oda numaranız, acil durumda toplanma yeriniz ve akşam alakart restoranda yemek isterseniz yiyeceğiniz masa numarasına kadar önemli detaylar yazıyor. Biz Msc Magnifica gemisindeydik. 3000 yolcu ve 1000 civarı personel vardı. 250 kişi civarında Türk yolcu vardı. Ağırlıklı yolcu kitlesi İtalyan olmakla birlikte, Alman, Amerikalı, Uzak Doğu'lu vs gibi her milletten kişi vardı. Geminin uzunluğu 293 metre, iyi bir yürüyüş parkuru esasında. Toplam 1275 kabini var.
 

Gemide nakit para/ kredi kartı geçmiyor. Gemiye bindiğiniz gün kredi kartınızdan 250 Euro tutarında gemi kartınıza yüklüyorsunuz. Kredi kartı kullanmayanlar ise bu tutarda gemiye nakit olarak depozito bırakıyor. Seyahat sonunda diyelim ki 100 Euro harcadınız, kredi kartınızdan bu tutar çekiliyor veya nakit verdiyseniz üstü size geri veriliyor. Gemiye gelecek olursak, 16 katlı bir gemiydi. Gemilerde iç kabin, süit daire veya balkonlu daire gibi seçenekler mevcut. Bizim odamız balkonlu kabindi, denizin dalga seslerini duyarak, denizin içindeymişçesine uyanmak çok güzeldi. Gemi sarsıyor mu, korktunuz mu gibi sorularla karşılaştım, gemi hiç bir şekilde sarsmıyor, denizde olduğunuzu anlamadan gidiyorsunuz. Gideceklere kesinlikle biraz daha para verip, balkonlu kabin almalarını öneririm. Yunan adaları turunda iç kabindeydik, çok fark varmış, inanılmaz keyif aldık.



Gemide alakart ve self service restoranlar var. 13. kattaki self service restoran günde 21 saat açık. Gemi İtalyan gemisi olduğu için, çok güzel pizzalar vardı. Self servis restoran çok geniş bir alanda salatadan, et yemeklerine (balık, kırmızı et, tavuk, domuz vs), tatlılardan pizza, makarnalara kadar çeşidi olan bir yerdi. Alakart restoranda ise akşam yemekleri iki oturumdan oluşuyor. Kartınızda hangi oturumda yiyeceğiniz de yazıyor. Masanızın daha önceden belli olduğunu söylemiştim, masaların büyüklüğü değişebiliyor, dolayısıyla masada sadece sevgilimle olurum romantik romantik takılırız diye düşünmeyin, hiç tanımadığınız kişilerle bir arada oturuyorsunuz. Biz ilk iki gece alakart restoranı tercih ettik, sonrasında hep self servis restoranda yemek yedik, böylece saat konusunda da bağlayıcı olmadık, istediğimiz saatte yedik. Alakart restorana gider gitmez sizinle ilgilenecek garson geliyor, menüyü size veriyor. Menüde başlangıçlar, salatalar, ana yemek ve tatlılar seçmeli şekilde yer alıyor. Örneğin ana yemekte ördek, balık veya domuz etinden birisini seçebiliyorsunuz. Garson siparişinizi aldıktan sonra yeme hızınıza bağlı olarak servis ediyor. Alakart restoranda amaç biraz daha keyfini çıkarmak olduğu için, servisler de ona göre biraz daha yavaş oluyor. Restoranlarda yemekler ücretsiz ama menüden seçeceğiniz içecekler ise ücretli. Örneğin, bir kadeh şarap 4,5-5,5 Euro arası, bir kadeh rakı 4 Euro, kokteyller 6,5 Euro gibi. Bu restoranların haricinde uzak doğu mutfağı servisi olan bir restoran vardı, sadece bu restoran ücretli idi. Fiyatları pahalı değildi, biz tercih etmedik. Restoranlarda içki siparişi verdikten sonra, ücret ödemiyorsunuz, oda kartınızı gösterip, fişi imzalamanız yeterli. 13. katta bahsettiğim restoranda günün 24 saati çay, kahve ve su ücretsiz. Bardaklar var, doldurup içebiliyorsunuz. Bloglarda bazı kişiler şişe götürmeyi tavsiye ediyordu ama su ünitesinin önünde şişeye doldurmayınız uyarısı çok netti, doldurmamanızda fayda var. Çay ise sıcak su ve sallama çaylar var, beğendiğinizi içebiliyorsunuz. Yanımda 7 otlu çay götürmüştüm, ara sıra kendi çayımı içtim. Sabah kahvaltısında meyve suyu ünitesi var, taze sıkılmış değil, bildiğiniz normal meyve suları, isterseniz onları da tercih edebilirsiniz. Su ücretsiz diyorum ama garsona sipariş verdiğiniz içecekler ücretli. Örneğin, menüden şişe su siparişi verirseniz, ücretli su almış olursunuz.

Gemide hayat nasıl? Günlük olarak odanıza gemi gazetesi iletiliyor. Gemi gazetesi Türk yolcular için Türkçe veriliyor. Bu gazetede gün boyunca yapılacak etkinlikleri (Örneğin, saat 16:00 'da kokteyl sunumu, 17:00'de havuz başında dans dersi vs) içeriyor. Geminin saat kaçta limana varacağı, kaçta ayrılacağı, hava durumu, geminin izleyeceği rota, günlük kara turları vs de yazıyor. Ayrıca, o gün boyunca geçerli olacak indirimler (Örneğin, masajın 70 Euro yerine 50 Euro olması gibi) veya akşam yemekte nasıl giyinilmesi gibi detaylar yazıyor. Bazı günler günlük kıyafet uygulaması olurken, gala diye belirtilen gecelerde şık giyinmeniz bekleniyor. Gala gecesinde sanki gelinin nedimesiymiş gibi abartanlar da vardı. Açıkçası düğüne gider gibi kıyafetler biraz abartı kaçsa da gala gecelerinde yine de özenli giyinmenizde fayda var. Erkekler için de kravat takmasalar bile, hoş bir ceket, gömlek giyinmeleri yerinde olur diye düşünüyorum.

Gemide hayatı öğrenmek adına, gemiye bindiğiniz ilk gün limandan kalkmadan gemiye yeni binenler için bir sunum yapılıyor. Tüm detaylar orada anlatılıyor. Sunumun sonrasında, acil durum tatbikatı yapılıyor. Bu gibi bilgilerin hepsi odanızdaki televizyonda İngilizce olarak da yazıyor. Gemiye bindiğiniz ikinci gün, kendi tur rehberleriniz gideceğiniz rotalara göre kara turlarını anlatıyor, katılmak istediğiniz kara turlarına göre kayıt işlemi yaptırabiliyorsunuz, turların ücreti ekstra ücret olduğu için, kartınıza katıldığınız turlar işliyor.


Gemide neler var? Duty free mağazalar, casino, kuaför, spa merkezi, fitness salonu vs. Eşimle biraz casinoda takıldık, gitmeden oynayacağınız limiti kendi kafanızda belirlemeniz önemli, yoksa içinizdeki Serdar Ortaç ortaya çıkabilir :) Biz biraz kazandık, sonra hepsini kaybettik, biraz daha takılıp bıraktık. Fitness salonuna ayrı değinmem gerekiyor. Böyle manzaralı fitness salonu yok, görür görmez bayıldık. Valizinizi hazırlarken şort, spor ayakkabısı gibi spor malzemelerinizi yanınıza almanızda fayda var. Yürüme bantları, ağırlık çalışmaları gibi aletler var, bazen yoğun olabilse de biz her gittiğimizde kendimize çalışacağımız alet bulduk. Spor dersleri var, bu dersler ücretli. Gitmeden spa ücretlerini öğrenip rezervasyon yaptırmayı düşünmüştüm, öncesinde yaptırmanıza gerek yok. Gidince de yaptırabilirsiniz, ücretleri biraz yüksek geldiği için yaptırmadık.

Gemideki tiyatro salonundan da bahsetmeliyim. 1250 kişilik bir tiyatro salonu var, sanırım Ankara'daki bir çok salondan kapasitesi büyüktür. Her akşam bir gösteri yapılıyor, bilet vs almanıza gerek yok, gidip izleyebilirsiniz. Akşam yemeklerinin iki oturumda yapılmasından ötürü, gösteriler de her akşam iki kere sergileniyor. Gemide 10 adet bar var, açılış kapanış saatleri değişebiliyor.


Gemide havuzlar da var ama eşimle biz temiz olmayabilir düşüncesiyle havuza girmedik, bir de havuzların olduğu bölümde gün boyu etkinlik vs olduğu için gürültülü oluyordu. Eşimle sessizliği tercih ettiğimiz için, biz genellikle geminin arka taraflarında yer alan daha sessiz bölümlerde güneşlendik. Geminin yolda geçirdiği süreyi dikkate alırsanız güneşlenmek için bolca zamanınız olacaktır, güneş kremlerinizi almayı unutmayın. Geminin içinde ise havalandırma sistemi çok iyi çalışıyor, bazı akşamlar geminin içi bana serin geldi. Yanınıza hırka gibi bir şey almanızda fayda var, akşamları güvertede otururken de açık denizde olduğunuzu düşünürsek, hafif ürpermeniz normal. Gemide kütüphane de var. Yanımda bolca kitap götürdüğüm için kütüphaneye gitmeme gerek kalmadı. Yanınızdaki kitaplar da biterse farklı dillerde kitaplar var. Türkçe kitaplar için de iki küçük raf ayrılmıştı.


Gemide yemek konusuna tekrar dönecek olursam, yemekler orta kalite diyebiliriz, açık büfe olduğu için insanın sürekli bir şeyler yiyesi geliyor. Sabah kahvaltısında çok çeşit olmasına rağmen, bizim Türk kültürü kahvaltısında olmazsa olmazlarımızdan olan beyaz peynir ve zeytin vasattı. Türk kahvaltısı diye bir bölüm vardı, bu bölümde domates, salatalık, beyaz peynirimsi kremamsı bir şey ve değişik bir zeytin vardı. Buradaki ürünler biraz daha iyi olabilirdi. Ama yanlış anlaşılmak istemem kahvaltı için bunların haricinde çeşitler gayet tatminkardı. Çırpılmış/ haşlanmış/ yağda pişmiş yumurta çeşitleri, reçeller, kaşar/ cheddar peynirleri vs vardı. Sağlıklı seçim isteyenler için müsli türleri de gayet güzeldi.

 Geminin güzergahına gelecek olursak:

1.Gün İstanbul, Türkiye --- 16:30
2.Gün Denizde Seyir --- ---
3.Gün Dubrovnik, Hırvatistan 11:30 16:30
4.Gün Venedik, İtalya 09:00 16:30
5.Gün Brindisi, İtalya 13:00 18:00
6.Gün Katakolon, Yunanistan 08:00 13:00
7.Gün İzmir, Türkiye 09:00 15:00
8.Gün İstanbul, Türkiye 07:30 ---

 Gezdiğimiz yerleri detaylı anlatmayacağım ama genel izlenimimi söyleyecek olursam, gemi turu bize göre değil. Sonuçta eşimle ben yurt dışında araba kiralayıp gezmeyi ve bu kadar sürede daha çok yer görmeyi, daha çok şehrin içinde olmayı seviyormuşuz bunu anladık. Gemi turu havuz kenarında diğer insanlarla bir arada zaman geçirmeyi sevenler için ideal. Odaya bir kere yerleştikten sonra, valizi topla vs gibi dertler yok, her gün oda mis gibi temizleniyor. Amaaaaaaa gemide geçirdiğiniz süre ile karada geçirdiğiniz süreyi düşünecek olursanız, karada zaman çok az, koştur koştur bir gezme oluyor. Zaten bu kadar kısa sürede kültür turu yapmanıza, müze gezmenize, denize girmenize vs zaman yok. Turların hepsine katılırsanız biraz maliyetiniz artacaktır. Venedik'de gemi açıkta durmuştu, gemiye yanaşan botlarla karaya ulaşımımızı sağlamak için tur satın almıştık. Venedik'in kalbi olan San Marco Meydanı'na botlarla gittik. Kişi başı 17 Euro civarında idi. Bir de madem denize giremedik, Katakolon'da en iyisi plaj turu alalım diyerek tur satın aldık. Kişi başı 25 Euro civarı idi. Venedik ve Dubrovnik'de kara turları genellikle kişi başı 50 Euro civarındaydı. Venedik ve Dubrovnik'i eşimle istediğimiz yerlerde durarak, keyifli yemek yiyerek gezdik.

Biliyorum uzun bir yazı oldu, özetleyecek olursam, cruise gezisini deneyimlemiş olduk, cruise seyahatinin bize göre olmadığına karar verdik. Buradan yanlış anlaşılmak da istemem daha sabit bir şekilde, çok yer görmeden sınırlı gezeyim, hem karada grupla hareket edeyim hem de gemide bireysel takılayım çok da yorucu olmasın diyenler için cruise ideal. Özetle, bize göre değil:) Adriyatik'de güzel anılarımız oldu, bir tatili daha tamamladık....Şimdi sıra yeni tatil planları yapmak da... 







Not: Uzun zamandır yazmadığımı söyleyip, bu yazıyı yazmam için beni gaza getiren sevgili kardeşime de çok teşekkür ederim:)

2 Temmuz 2015 Perşembe

Düz Karın İnce Bel- Sassy su

Bir çoğumuzun hayali ince bel ve düz bir karın. Diyetisyen Cynthia Sass'ın tarifi tüm zayıflama forumlarında konuşulan konu. Açıkçası evde hazırlaması da çok kolay, malzemeler basit, gün içinde içimi kolay, mineral açısından zenginleştirilmiş su. Metabolizmayı hızlandırıyor, suyun ph derecesini yükseltiyor ve içine eklenen zencefil sayesinde sindirim sisteminizi düzenliyor.

Mucizevi olarak adlandırılan sassy suyun malzemeleri:

1 salatalık
1 limon
12 adet yaprak nane
Taze zencefil ( 1 kibrit kutusu kadar)
2 lt su

Ben evde 1'er litrelik 2 adet AOÇ süt şişesine akşamdan hazırlıyorum. Zencefilden maksimum fayda sağlanması için taze olması daha iyi. Zencefilin kabuklarını doğradıktan sonra küçük küçük keserek iki şişeye bölüştürüyorum. Limon ve salatalığı da küçük küçük keserek ekliyorum. Nane ve suyu da ekleyince, şişenin ağzını kapatıp, bir gece buzdolabında bekletiyorum. Ertesi gün, normal su yerine zenginleştirilmiş bu sudan içiyorum. 

Bu suyun her akşam taze malzemeden hazırlanması gerekiyor. Kilo vermeye bu aralar yoğunlaştığım için, bu aralar yazılarım kilo vermek üzerine olacaktır, malum bikini giyme dönemi yaklaşıyor:)

29 Haziran 2015 Pazartesi

Diyetteyim

Kışın kazaklar altına sakladığım veya sakladığımı düşündüğüm bıngıl bıngıllığıma artık bir son dedim, aylardır tamam bu sefer yediklerime dikkat ediyorum diyerek, bir iki gün yediğimden kısıyordum ama sonra eskisi gibi homini gırtlak devam ediyordum. 

Baktım bu işi kendim beceremiyorum, uzmanından destek almaya karar verdim, diyetisyene gitmeye başladım, bu hafta 3. haftaya girdim. Açıkçası 5 kilo verme hedefi ile başladım, şimdilik  2 haftada 1,8 gitti,  yağdan gitmiş olması avantaj tabi...1,8 gözüme az gelse de beni tatmin etmese de yanlarımda çıkan simitlerin azaldığını düşünüyorum ama çok yolum var daha...



Hedefim sağlıklı yemek yeme mevzusunu diyet bittiğinde de elimden geldiğince devam ettirebilmek. 30'dan önce yerim yerim iki gün yemem nasıl olsa gider diyebiliyordum, şimdi maalesef öyle değil, metabolizmam da normale göre yavaş. Sık ve az yiyerek, yediklerime kırmızı biber katarak, yeşil çay içerek hızlandırmaya çalışıyorum, azıcık hızlanmış. 
Yaptıklarıma gelince, bir gece önceden 2 bardak sıcak suya bir çubuk tarçın, 3 karanfil atıyorum. Ertesi sabah bu demlenmiş sudan içiyorum, gün boyunca şeker isteğini törpülüyor. 

Hiç yapmadığım şeyleri yapmaya çalışıyorum. Saat 10:00 ve 15:00'de ara öğünlerim var. Vücut uzun süre aç kalınca açlık algısına kapılmasın diye, ara öğünlerimi mideme hüpletiyorum, vücudun yapısında ara öğünde yediklerini eritmek adına zaten enerji harcadığı için ister istemez kilo veriyormuşsun. Ara öğün denilince önceden yanıma koyduğum bir paket kayısıyı bitirirdim, şimdi her şey kontrollü 3 kayısı veya 2 hurma veya diyet listemde ne varsa:) Diyet listem haftalık değişiyor, yiyebileceğim şeyler arasından seçiliyor, böylece hem sıkılmıyorum hem de değişiklikten mutlu oluyorum. 


Su içmeye başladım, günde mecburen 2,5 litre bazen daha az içebiliyorum. Bardaktan olunca suyu içemiyorum, yanıma 0,5 litrelik şişe şeklinde koyunca, bitirdim bitireceğim gazıyla gün içinde daha rahat içiyorum. 

Akşamları da 20 dakika yürüyeceğimi bilsem bile, spora gitmeye çalışıyorum, tabi her gün mümkün olmuyor, bazen gidemiyorum. Fırsat buldukça karın dersi ve pilates dersine giriyorum. Milletin esnekliğini gördükçe imreniyorum. Benim bacaklarım ancak 45 derece kalkar, millete bir bakıyorum. Yere dik bir şekilde dümdüz nasıl kaldırıyorlar, baktıkça bunalıma giriyorum, spor salonunda en arkaya oturuyorum ki beceremediğim hareketlerde sınıfın genel ahengini bozmayayım:) 

Yakında tatile çıkacağım, dolayısıyla o zamana kadar hedef koydum, özetle daha yeni başlıyoruz:)

10 Mayıs 2015 Pazar

Cote'd Azur-Monako-Cannes-Eze-St.Paul de Vence

Nice'i detaylı anlattıktan sonra, gördüğüm güzel yerleri anlatmaya devam edeyim.

St. Paul de Vence: O kadar gezdiğimiz yerlerden sonra, ilk St. Paul de Vence'den başlamam bir tesadüf olmasa gerek:) Bir sınır kalesi olarak kurulmuş çok güzel korunmuş bir orta çağ kasabası. Arabamızı kapalı otoparka park ettik, surların içinde kurulu bu kasabayı keşfe çıktık. Her yer sanat galerisi, her yer stüdyo... Bir zamanlar bu sokaklardan Picasso, Modigliani gibi ünlü ressamların geçtiğine şaşmamak lazım...



 Sanat galerilerini gezinirken, gerçekten içim gitti. Sanat galerilerini gezerken, tarzını çok beğendiğim bir ressamı keşfettim. "Michel Boulet". Bir dahaki gidişimde, evime kendisinin orijinal tablolarını almak istiyorum... Kalın bacaklı, ince belli komik kadınlar..


Eze: Bu kasaba da Nice'den Monako'ya giderken yol üstünde kalıyor. Otobüs ile giderseniz, sahil kısmında inmeyin, çünkü tepede kalıyor yürümek zorunda kalırsınız. Araba ile gidecekler için park yeri mevcut. Bence görülmesi gereken 2. güzel orta çağ kasabası. Tepede yer aldığı için manzarası çok güzel. Eze köyünün en tepesinde ise botanik bahçesi var. Çok güzel kaktüsler var, botanik bahçesi görüp de ne yapacağım demeyin, botanik bahçesini sevmeseniz bile manzarası çok güzel. Tarihi sokakları ile çok keyifli bir yer. Bir iki saat de burada geçirmek için yeterli olacaktır.





Grasse: Parfümerinin mutfağı, esans merkezi diye geçiyor. Dünyada 150 ünlü "burun" varmış  ve 100' ü Grasse'da yaşıyormuş. Esansları elde etmek için dünyanın bir çok yerinden farklı çiçekler geliyormuş, Türkiye'den de gül geliyormuş . Üç büyük parfüm esansı merkezi var. Bunlardan birisi Fragonard, içinde ücretsiz parfümeri müzesi var, dolayısıyla biz de Fragonard'ı gezdik. Gitmeden önce muhakkak buralara kadar gelmişken, parfüm alıp dönerim diye düşünüyordum ama Fragonard'ın 3 katlı müzesini gezdikten sonra ve en alt katta satış reyonunu gezdikten sonra almaktan vazgeçtim. Satış görevlilerinin önünde tur şirketleri ile gelmiş kalabalık bir sürü insan var, satışçılar profesyonel resmen "Satıyorruuuummm, sattttttım" der gibi satışa empoze ediyorlar. Fiyatları da öyle çok ucuz değil, en iyisi kullandığım parfümü havaalanından alırım diye düşünerek buradan almadım.

Grasse, Cote'd Azur bölgesinde alışık olduğunuz deniz manzaralı yerlerden farklı olarak, iç taraflarda kalıyor. Grasse'dan daha çok Grasse'a giden yolları, gördüğüm köyleri sevdim. Açıkçası gitmesek de olurdu diye düşünüyorum, neyse gidenlerin hevesini kırmayayım, sonuçta yine bir çok yere göre görülesi bir yer, ben Cote'd Azur bölgesine göre kıyaslayınca böyle bir yorum yapıyorum.



 
Monako: Zenginliğin başkenti. Vatikan'dan sonra dünyanın 2. küçük ülkesi. Hakikatten küçücük bir ülke, Nice'den Monako sınırlarına yaklaştıkça normalde görmeyeceğiniz arabaları görmeye başlıyorsunuz ve anlıyorsunuz ki Monako'ya az kalmış. Nice'den Monako'ya özellikle deniz kenarındaki yoldan gitmenizi öneririm, keyifli bir yol. Monako denilince ilk akla gelenler Monte Carlo, Grand Prix, Prenses Grace Kelly, kumarhaneler, yatlar ve alabildiğine zenginlik...
 
Zenginliği tasavvur etmek mümkün değil, gerçekten gidip görmek lazım. Arabamızı park ettiğimiz otoparkta bile sanki lüks araba galerisinde gibiydik. Hayatımda hiç bu kadar Ferrari'yi aynı anda görmemiştim. Rolls Royce, Bentley vs bir sürü farklı araba gördüm. Açıkçası Porsche burada ikinci sınıf kalıyor diyebilirim. Bir kere eğer Monako'lu değil isen, istediğin kadar dünyada iyi yerlerde çalışıyor ol veya belirli bir ölçüde zengin ol, Monako'da krosun demektir:) Neden mi böyle diyorum ? Normalde tipine, kılık kıyafetine baksan kafanda bir yerde konumlandıracağın tüm insanlar, elinde fotoğraf makinesi paparazzi gibi fotoğraf çekiyor. Zaten lüks arabaları ile gelenler bu duruma oldukça alışık gözüküyor. İtiraf edeyim, ben de çok fotoğraf çektim.
 
Eşim ve ben de casino sevmediğimiz için, içine girmedik, önünde 2 saate yakın zaman geçirip bol bol fotoğraf çektik ve gelen geçeni izledik. İnsanları izlemek, arabaları izlemek kadar keyifliydi.
 
Monako bence Nice bölgesine gitmişken, lüks hayatı hissetmek açısından görülmeli ama sevdin mi derseniz hayır sevmedim. Alan dar olunca yapılan yüksek yüksek binaların olduğu yapay bir şehir. Şahsen Nice bin basar diyebilirim. Naçizane Nice'de kalın, buraya sadece görmek için gelin.
 







 
Benim favori arabam her zamanki gibi mütevazi ama şirin:)
 
Cannes: Cannes'da sadece araba ile gezip gördük desem yeri. Bir tek Cannes film festivalinin olduğu kırmızı halının orada durduk. Zaten görmemeniz imkansız, bir sürü insan fotoğraf çektiriyor. Gitmeden bloglarda okumuştum, festivalin olduğu bina bildiğin spor kompleksi gibi, hayal kırıklığı diye. Açıkçası ya okuduklarımdan kafamda çok büyütmemiştim ya da ekstra bir şey beklemiyordum ben de hayal kırıklığı olmadı. Cannes ise gördüğüm kadarıyla oldukça hoş bir şehir. Neredeyse yüzyıl önce açılmış ve hala işlemekte olan restoranları görmek ise etkileyici. Alışveriş açısından ise bildiğim ve bilmediğim bir çok lüks marka var.
 
 
 
Özetle, Cote'd Azur benim en sevdiğim bölgelerden biri oldu. İlk fırsatta tekrar gideriz. Hayatı keyifli kılan yerler... Bu yazıyı yazarken çektiğimiz fotoğraflara tekrar baktım, yine kendime soramadan duramadım....Onlar yaşıyorsa, biz ne yapıyoruz???