Sayfalar

Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2015 Salı

MSC ile Adriyatik Cruise Tatili

Uzun zaman sonra herkese merhaba, bir senedir merakla beklediğimiz cruise tatilini gerçekleştirmiş olduk. Gitmeden önce MSC Adriyatik turu diye araştırma yaptığımda çok fazla bir bilgiye ulaşamamıştım, gitmek isteyen/ merak eden olabilir diye paylaşmak istedim. Bir kere bu tatili çok hevesle bekledik, bir senenin yorgunluğu vardı. Gemimiz ramazan bayramı arifesinde 16 Temmuz'da Karaköy limanından hareket etti. Gemi 16:30'da hareket edecekti, eşimle benim her yere erken gitme huyumuz olduğu için, limana da erken gittik, saat 11:00 civarı check in işlemlerine başladılar, valizlerimizi aldılar. Gemiye binmeden önce valizlerinizi alıyorlar, odalara valizlerin bırakılması işlemi uzun sürebildiği için, size gün boyunca lazım olabilecek güneş gözlüğü, ilaç, kitap, hırka vs ne var ise yanınızda bir sırt çantasına vs almanızda fayda var.

Check in işlemi sırasında fotoğrafınız çekilerek, gemide ve tüm seyahatiniz boyunca geçerli olacak, bir gemi kartı veriliyor. Gemiye iniş/binişlerde fotoğrafınıza bakılarak geçişiniz sağlanıyor. Gemi kartınızda oda numaranız, acil durumda toplanma yeriniz ve akşam alakart restoranda yemek isterseniz yiyeceğiniz masa numarasına kadar önemli detaylar yazıyor. Biz Msc Magnifica gemisindeydik. 3000 yolcu ve 1000 civarı personel vardı. 250 kişi civarında Türk yolcu vardı. Ağırlıklı yolcu kitlesi İtalyan olmakla birlikte, Alman, Amerikalı, Uzak Doğu'lu vs gibi her milletten kişi vardı. Geminin uzunluğu 293 metre, iyi bir yürüyüş parkuru esasında. Toplam 1275 kabini var.
 

Gemide nakit para/ kredi kartı geçmiyor. Gemiye bindiğiniz gün kredi kartınızdan 250 Euro tutarında gemi kartınıza yüklüyorsunuz. Kredi kartı kullanmayanlar ise bu tutarda gemiye nakit olarak depozito bırakıyor. Seyahat sonunda diyelim ki 100 Euro harcadınız, kredi kartınızdan bu tutar çekiliyor veya nakit verdiyseniz üstü size geri veriliyor. Gemiye gelecek olursak, 16 katlı bir gemiydi. Gemilerde iç kabin, süit daire veya balkonlu daire gibi seçenekler mevcut. Bizim odamız balkonlu kabindi, denizin dalga seslerini duyarak, denizin içindeymişçesine uyanmak çok güzeldi. Gemi sarsıyor mu, korktunuz mu gibi sorularla karşılaştım, gemi hiç bir şekilde sarsmıyor, denizde olduğunuzu anlamadan gidiyorsunuz. Gideceklere kesinlikle biraz daha para verip, balkonlu kabin almalarını öneririm. Yunan adaları turunda iç kabindeydik, çok fark varmış, inanılmaz keyif aldık.



Gemide alakart ve self service restoranlar var. 13. kattaki self service restoran günde 21 saat açık. Gemi İtalyan gemisi olduğu için, çok güzel pizzalar vardı. Self servis restoran çok geniş bir alanda salatadan, et yemeklerine (balık, kırmızı et, tavuk, domuz vs), tatlılardan pizza, makarnalara kadar çeşidi olan bir yerdi. Alakart restoranda ise akşam yemekleri iki oturumdan oluşuyor. Kartınızda hangi oturumda yiyeceğiniz de yazıyor. Masanızın daha önceden belli olduğunu söylemiştim, masaların büyüklüğü değişebiliyor, dolayısıyla masada sadece sevgilimle olurum romantik romantik takılırız diye düşünmeyin, hiç tanımadığınız kişilerle bir arada oturuyorsunuz. Biz ilk iki gece alakart restoranı tercih ettik, sonrasında hep self servis restoranda yemek yedik, böylece saat konusunda da bağlayıcı olmadık, istediğimiz saatte yedik. Alakart restorana gider gitmez sizinle ilgilenecek garson geliyor, menüyü size veriyor. Menüde başlangıçlar, salatalar, ana yemek ve tatlılar seçmeli şekilde yer alıyor. Örneğin ana yemekte ördek, balık veya domuz etinden birisini seçebiliyorsunuz. Garson siparişinizi aldıktan sonra yeme hızınıza bağlı olarak servis ediyor. Alakart restoranda amaç biraz daha keyfini çıkarmak olduğu için, servisler de ona göre biraz daha yavaş oluyor. Restoranlarda yemekler ücretsiz ama menüden seçeceğiniz içecekler ise ücretli. Örneğin, bir kadeh şarap 4,5-5,5 Euro arası, bir kadeh rakı 4 Euro, kokteyller 6,5 Euro gibi. Bu restoranların haricinde uzak doğu mutfağı servisi olan bir restoran vardı, sadece bu restoran ücretli idi. Fiyatları pahalı değildi, biz tercih etmedik. Restoranlarda içki siparişi verdikten sonra, ücret ödemiyorsunuz, oda kartınızı gösterip, fişi imzalamanız yeterli. 13. katta bahsettiğim restoranda günün 24 saati çay, kahve ve su ücretsiz. Bardaklar var, doldurup içebiliyorsunuz. Bloglarda bazı kişiler şişe götürmeyi tavsiye ediyordu ama su ünitesinin önünde şişeye doldurmayınız uyarısı çok netti, doldurmamanızda fayda var. Çay ise sıcak su ve sallama çaylar var, beğendiğinizi içebiliyorsunuz. Yanımda 7 otlu çay götürmüştüm, ara sıra kendi çayımı içtim. Sabah kahvaltısında meyve suyu ünitesi var, taze sıkılmış değil, bildiğiniz normal meyve suları, isterseniz onları da tercih edebilirsiniz. Su ücretsiz diyorum ama garsona sipariş verdiğiniz içecekler ücretli. Örneğin, menüden şişe su siparişi verirseniz, ücretli su almış olursunuz.

Gemide hayat nasıl? Günlük olarak odanıza gemi gazetesi iletiliyor. Gemi gazetesi Türk yolcular için Türkçe veriliyor. Bu gazetede gün boyunca yapılacak etkinlikleri (Örneğin, saat 16:00 'da kokteyl sunumu, 17:00'de havuz başında dans dersi vs) içeriyor. Geminin saat kaçta limana varacağı, kaçta ayrılacağı, hava durumu, geminin izleyeceği rota, günlük kara turları vs de yazıyor. Ayrıca, o gün boyunca geçerli olacak indirimler (Örneğin, masajın 70 Euro yerine 50 Euro olması gibi) veya akşam yemekte nasıl giyinilmesi gibi detaylar yazıyor. Bazı günler günlük kıyafet uygulaması olurken, gala diye belirtilen gecelerde şık giyinmeniz bekleniyor. Gala gecesinde sanki gelinin nedimesiymiş gibi abartanlar da vardı. Açıkçası düğüne gider gibi kıyafetler biraz abartı kaçsa da gala gecelerinde yine de özenli giyinmenizde fayda var. Erkekler için de kravat takmasalar bile, hoş bir ceket, gömlek giyinmeleri yerinde olur diye düşünüyorum.

Gemide hayatı öğrenmek adına, gemiye bindiğiniz ilk gün limandan kalkmadan gemiye yeni binenler için bir sunum yapılıyor. Tüm detaylar orada anlatılıyor. Sunumun sonrasında, acil durum tatbikatı yapılıyor. Bu gibi bilgilerin hepsi odanızdaki televizyonda İngilizce olarak da yazıyor. Gemiye bindiğiniz ikinci gün, kendi tur rehberleriniz gideceğiniz rotalara göre kara turlarını anlatıyor, katılmak istediğiniz kara turlarına göre kayıt işlemi yaptırabiliyorsunuz, turların ücreti ekstra ücret olduğu için, kartınıza katıldığınız turlar işliyor.


Gemide neler var? Duty free mağazalar, casino, kuaför, spa merkezi, fitness salonu vs. Eşimle biraz casinoda takıldık, gitmeden oynayacağınız limiti kendi kafanızda belirlemeniz önemli, yoksa içinizdeki Serdar Ortaç ortaya çıkabilir :) Biz biraz kazandık, sonra hepsini kaybettik, biraz daha takılıp bıraktık. Fitness salonuna ayrı değinmem gerekiyor. Böyle manzaralı fitness salonu yok, görür görmez bayıldık. Valizinizi hazırlarken şort, spor ayakkabısı gibi spor malzemelerinizi yanınıza almanızda fayda var. Yürüme bantları, ağırlık çalışmaları gibi aletler var, bazen yoğun olabilse de biz her gittiğimizde kendimize çalışacağımız alet bulduk. Spor dersleri var, bu dersler ücretli. Gitmeden spa ücretlerini öğrenip rezervasyon yaptırmayı düşünmüştüm, öncesinde yaptırmanıza gerek yok. Gidince de yaptırabilirsiniz, ücretleri biraz yüksek geldiği için yaptırmadık.

Gemideki tiyatro salonundan da bahsetmeliyim. 1250 kişilik bir tiyatro salonu var, sanırım Ankara'daki bir çok salondan kapasitesi büyüktür. Her akşam bir gösteri yapılıyor, bilet vs almanıza gerek yok, gidip izleyebilirsiniz. Akşam yemeklerinin iki oturumda yapılmasından ötürü, gösteriler de her akşam iki kere sergileniyor. Gemide 10 adet bar var, açılış kapanış saatleri değişebiliyor.


Gemide havuzlar da var ama eşimle biz temiz olmayabilir düşüncesiyle havuza girmedik, bir de havuzların olduğu bölümde gün boyu etkinlik vs olduğu için gürültülü oluyordu. Eşimle sessizliği tercih ettiğimiz için, biz genellikle geminin arka taraflarında yer alan daha sessiz bölümlerde güneşlendik. Geminin yolda geçirdiği süreyi dikkate alırsanız güneşlenmek için bolca zamanınız olacaktır, güneş kremlerinizi almayı unutmayın. Geminin içinde ise havalandırma sistemi çok iyi çalışıyor, bazı akşamlar geminin içi bana serin geldi. Yanınıza hırka gibi bir şey almanızda fayda var, akşamları güvertede otururken de açık denizde olduğunuzu düşünürsek, hafif ürpermeniz normal. Gemide kütüphane de var. Yanımda bolca kitap götürdüğüm için kütüphaneye gitmeme gerek kalmadı. Yanınızdaki kitaplar da biterse farklı dillerde kitaplar var. Türkçe kitaplar için de iki küçük raf ayrılmıştı.


Gemide yemek konusuna tekrar dönecek olursam, yemekler orta kalite diyebiliriz, açık büfe olduğu için insanın sürekli bir şeyler yiyesi geliyor. Sabah kahvaltısında çok çeşit olmasına rağmen, bizim Türk kültürü kahvaltısında olmazsa olmazlarımızdan olan beyaz peynir ve zeytin vasattı. Türk kahvaltısı diye bir bölüm vardı, bu bölümde domates, salatalık, beyaz peynirimsi kremamsı bir şey ve değişik bir zeytin vardı. Buradaki ürünler biraz daha iyi olabilirdi. Ama yanlış anlaşılmak istemem kahvaltı için bunların haricinde çeşitler gayet tatminkardı. Çırpılmış/ haşlanmış/ yağda pişmiş yumurta çeşitleri, reçeller, kaşar/ cheddar peynirleri vs vardı. Sağlıklı seçim isteyenler için müsli türleri de gayet güzeldi.

 Geminin güzergahına gelecek olursak:

1.Gün İstanbul, Türkiye --- 16:30
2.Gün Denizde Seyir --- ---
3.Gün Dubrovnik, Hırvatistan 11:30 16:30
4.Gün Venedik, İtalya 09:00 16:30
5.Gün Brindisi, İtalya 13:00 18:00
6.Gün Katakolon, Yunanistan 08:00 13:00
7.Gün İzmir, Türkiye 09:00 15:00
8.Gün İstanbul, Türkiye 07:30 ---

 Gezdiğimiz yerleri detaylı anlatmayacağım ama genel izlenimimi söyleyecek olursam, gemi turu bize göre değil. Sonuçta eşimle ben yurt dışında araba kiralayıp gezmeyi ve bu kadar sürede daha çok yer görmeyi, daha çok şehrin içinde olmayı seviyormuşuz bunu anladık. Gemi turu havuz kenarında diğer insanlarla bir arada zaman geçirmeyi sevenler için ideal. Odaya bir kere yerleştikten sonra, valizi topla vs gibi dertler yok, her gün oda mis gibi temizleniyor. Amaaaaaaa gemide geçirdiğiniz süre ile karada geçirdiğiniz süreyi düşünecek olursanız, karada zaman çok az, koştur koştur bir gezme oluyor. Zaten bu kadar kısa sürede kültür turu yapmanıza, müze gezmenize, denize girmenize vs zaman yok. Turların hepsine katılırsanız biraz maliyetiniz artacaktır. Venedik'de gemi açıkta durmuştu, gemiye yanaşan botlarla karaya ulaşımımızı sağlamak için tur satın almıştık. Venedik'in kalbi olan San Marco Meydanı'na botlarla gittik. Kişi başı 17 Euro civarında idi. Bir de madem denize giremedik, Katakolon'da en iyisi plaj turu alalım diyerek tur satın aldık. Kişi başı 25 Euro civarı idi. Venedik ve Dubrovnik'de kara turları genellikle kişi başı 50 Euro civarındaydı. Venedik ve Dubrovnik'i eşimle istediğimiz yerlerde durarak, keyifli yemek yiyerek gezdik.

Biliyorum uzun bir yazı oldu, özetleyecek olursam, cruise gezisini deneyimlemiş olduk, cruise seyahatinin bize göre olmadığına karar verdik. Buradan yanlış anlaşılmak da istemem daha sabit bir şekilde, çok yer görmeden sınırlı gezeyim, hem karada grupla hareket edeyim hem de gemide bireysel takılayım çok da yorucu olmasın diyenler için cruise ideal. Özetle, bize göre değil:) Adriyatik'de güzel anılarımız oldu, bir tatili daha tamamladık....Şimdi sıra yeni tatil planları yapmak da... 







Not: Uzun zamandır yazmadığımı söyleyip, bu yazıyı yazmam için beni gaza getiren sevgili kardeşime de çok teşekkür ederim:)

10 Mayıs 2015 Pazar

Cote'd Azur-Monako-Cannes-Eze-St.Paul de Vence

Nice'i detaylı anlattıktan sonra, gördüğüm güzel yerleri anlatmaya devam edeyim.

St. Paul de Vence: O kadar gezdiğimiz yerlerden sonra, ilk St. Paul de Vence'den başlamam bir tesadüf olmasa gerek:) Bir sınır kalesi olarak kurulmuş çok güzel korunmuş bir orta çağ kasabası. Arabamızı kapalı otoparka park ettik, surların içinde kurulu bu kasabayı keşfe çıktık. Her yer sanat galerisi, her yer stüdyo... Bir zamanlar bu sokaklardan Picasso, Modigliani gibi ünlü ressamların geçtiğine şaşmamak lazım...



 Sanat galerilerini gezinirken, gerçekten içim gitti. Sanat galerilerini gezerken, tarzını çok beğendiğim bir ressamı keşfettim. "Michel Boulet". Bir dahaki gidişimde, evime kendisinin orijinal tablolarını almak istiyorum... Kalın bacaklı, ince belli komik kadınlar..


Eze: Bu kasaba da Nice'den Monako'ya giderken yol üstünde kalıyor. Otobüs ile giderseniz, sahil kısmında inmeyin, çünkü tepede kalıyor yürümek zorunda kalırsınız. Araba ile gidecekler için park yeri mevcut. Bence görülmesi gereken 2. güzel orta çağ kasabası. Tepede yer aldığı için manzarası çok güzel. Eze köyünün en tepesinde ise botanik bahçesi var. Çok güzel kaktüsler var, botanik bahçesi görüp de ne yapacağım demeyin, botanik bahçesini sevmeseniz bile manzarası çok güzel. Tarihi sokakları ile çok keyifli bir yer. Bir iki saat de burada geçirmek için yeterli olacaktır.





Grasse: Parfümerinin mutfağı, esans merkezi diye geçiyor. Dünyada 150 ünlü "burun" varmış  ve 100' ü Grasse'da yaşıyormuş. Esansları elde etmek için dünyanın bir çok yerinden farklı çiçekler geliyormuş, Türkiye'den de gül geliyormuş . Üç büyük parfüm esansı merkezi var. Bunlardan birisi Fragonard, içinde ücretsiz parfümeri müzesi var, dolayısıyla biz de Fragonard'ı gezdik. Gitmeden önce muhakkak buralara kadar gelmişken, parfüm alıp dönerim diye düşünüyordum ama Fragonard'ın 3 katlı müzesini gezdikten sonra ve en alt katta satış reyonunu gezdikten sonra almaktan vazgeçtim. Satış görevlilerinin önünde tur şirketleri ile gelmiş kalabalık bir sürü insan var, satışçılar profesyonel resmen "Satıyorruuuummm, sattttttım" der gibi satışa empoze ediyorlar. Fiyatları da öyle çok ucuz değil, en iyisi kullandığım parfümü havaalanından alırım diye düşünerek buradan almadım.

Grasse, Cote'd Azur bölgesinde alışık olduğunuz deniz manzaralı yerlerden farklı olarak, iç taraflarda kalıyor. Grasse'dan daha çok Grasse'a giden yolları, gördüğüm köyleri sevdim. Açıkçası gitmesek de olurdu diye düşünüyorum, neyse gidenlerin hevesini kırmayayım, sonuçta yine bir çok yere göre görülesi bir yer, ben Cote'd Azur bölgesine göre kıyaslayınca böyle bir yorum yapıyorum.



 
Monako: Zenginliğin başkenti. Vatikan'dan sonra dünyanın 2. küçük ülkesi. Hakikatten küçücük bir ülke, Nice'den Monako sınırlarına yaklaştıkça normalde görmeyeceğiniz arabaları görmeye başlıyorsunuz ve anlıyorsunuz ki Monako'ya az kalmış. Nice'den Monako'ya özellikle deniz kenarındaki yoldan gitmenizi öneririm, keyifli bir yol. Monako denilince ilk akla gelenler Monte Carlo, Grand Prix, Prenses Grace Kelly, kumarhaneler, yatlar ve alabildiğine zenginlik...
 
Zenginliği tasavvur etmek mümkün değil, gerçekten gidip görmek lazım. Arabamızı park ettiğimiz otoparkta bile sanki lüks araba galerisinde gibiydik. Hayatımda hiç bu kadar Ferrari'yi aynı anda görmemiştim. Rolls Royce, Bentley vs bir sürü farklı araba gördüm. Açıkçası Porsche burada ikinci sınıf kalıyor diyebilirim. Bir kere eğer Monako'lu değil isen, istediğin kadar dünyada iyi yerlerde çalışıyor ol veya belirli bir ölçüde zengin ol, Monako'da krosun demektir:) Neden mi böyle diyorum ? Normalde tipine, kılık kıyafetine baksan kafanda bir yerde konumlandıracağın tüm insanlar, elinde fotoğraf makinesi paparazzi gibi fotoğraf çekiyor. Zaten lüks arabaları ile gelenler bu duruma oldukça alışık gözüküyor. İtiraf edeyim, ben de çok fotoğraf çektim.
 
Eşim ve ben de casino sevmediğimiz için, içine girmedik, önünde 2 saate yakın zaman geçirip bol bol fotoğraf çektik ve gelen geçeni izledik. İnsanları izlemek, arabaları izlemek kadar keyifliydi.
 
Monako bence Nice bölgesine gitmişken, lüks hayatı hissetmek açısından görülmeli ama sevdin mi derseniz hayır sevmedim. Alan dar olunca yapılan yüksek yüksek binaların olduğu yapay bir şehir. Şahsen Nice bin basar diyebilirim. Naçizane Nice'de kalın, buraya sadece görmek için gelin.
 







 
Benim favori arabam her zamanki gibi mütevazi ama şirin:)
 
Cannes: Cannes'da sadece araba ile gezip gördük desem yeri. Bir tek Cannes film festivalinin olduğu kırmızı halının orada durduk. Zaten görmemeniz imkansız, bir sürü insan fotoğraf çektiriyor. Gitmeden bloglarda okumuştum, festivalin olduğu bina bildiğin spor kompleksi gibi, hayal kırıklığı diye. Açıkçası ya okuduklarımdan kafamda çok büyütmemiştim ya da ekstra bir şey beklemiyordum ben de hayal kırıklığı olmadı. Cannes ise gördüğüm kadarıyla oldukça hoş bir şehir. Neredeyse yüzyıl önce açılmış ve hala işlemekte olan restoranları görmek ise etkileyici. Alışveriş açısından ise bildiğim ve bilmediğim bir çok lüks marka var.
 
 
 
Özetle, Cote'd Azur benim en sevdiğim bölgelerden biri oldu. İlk fırsatta tekrar gideriz. Hayatı keyifli kılan yerler... Bu yazıyı yazarken çektiğimiz fotoğraflara tekrar baktım, yine kendime soramadan duramadım....Onlar yaşıyorsa, biz ne yapıyoruz???
 

9 Nisan 2015 Perşembe

Cote'd Azur- Bölüm 1 Genel İzlenimler

Geçen hafta Fransa'nın güneyinde muhteşem mavisiyle, mükemmel binalarıyla, gidenin tekrar gitmek istemesiyle ün yapmış Fransız Riverası'ndaydık diğer adıyla Cote'd Azur denilen bölgedeydik. Avrupa'ya gitmesi güzel de dönmesi zor...Bu bölgeyi o kadar çok sevdim ki açıkçası bu sefer daha da zor döndüm. Her gün bu insanlar yaşıyorsa biz ne yapıyoruz diye sorguladım. Şimdi imrenme kısmını bırakıp, ileriye dönük anı olarak kalsın, gitmek isteyenler de faydalansın diyerek başlıyorum...

Öncelikle bu bölgede şehirler birbirine çok yakın, dolayısıyla bir noktayı merkez belirleyip diğer yerlere günü birlik gitmeniz daha mantıklı olabilir. Biz merkez olarak Nice'i belirledik, şimdi gidip görünce mantıklı bir karar vermişim diyorum. Gidiş tarihimiz Paskalya tarihine denk geldiği için, oteller vs kalabalıktı. Her zamanki gibi booking.com vasıtasıyla otel rezervasyonumuzu yaptım, hatta en başta merkezde olmayan bir yerde yapmıştım, ücretsiz iptal seçeneği olmasını özellikle tercih ettiğim için, daha sonra merkezde bir otel bulunca hemen diğerini bırakıp, merkezdeki otelde rezervasyon yaptım. HotelAcanthe  de kaldık, Nice'in en ünlü Massena Caddesi'ne iki dakika mesafede, açıkçası oteli tutarken bu kadar merkezi olacağını ben de tahmin etmiyordum. Meşhur Çiçek Pazarı (Cours  Saleya)'na da çok yakın. Eşimle benim yurt dışında otelden beklentim, merkezi bir noktada olsun, içinde duşu ve tuvaleti olsun, mümkünse de temizlik konuları ile ilgili booking.com da kötü bir ünü olmasın. Bu otel hepsini karşılıyordu, kaldığımız odanın küçük olması dezavantaj olsa da oteli alacak değiliz diye düşünerek önemsemiyoruz. Biz geceliği 70 Euro'ya kaldık, bizim bir sokak önümüzdeki ana caddeye bakan yerde ise 340 Euro idi. Bu otel çok iyi denk geldi, çok ucuza kaldık. Otel ayrıca havaalanı otobüslerinin kalktığı durağa da çok yakın. Sözün özü yine gitsem yine aynı yerde kalırım. Biz kahvaltıyı sadece ilk gün için aldık, beğenirsek diğer günlerde alırız dedik. Kişi başı 6 Euro. Fransa'nın her köşesinde öyle güzel pastaneler var ki 6 Euro'ya verilen bu oteldeki vasat kahvaltıyı ise tavsiye etmem. Gidin her gün farklı pastaneden kruvasanlardan, bagetlerden alın, parmaklarınızı yiyin:)

Otel hakkında bu kadar bilgiden sonra, genel olarak şunu söyleyebilirim. Adına medeniyet de; adına sahip olduklarını koruma de; ne dersen de....Adamlar korumuşlar, bozmamışlar ve o yüzden biz de gidip görmek istiyoruz. Küçücük köylerde bile müzeleri var. Kurallara uyan vatandaşları var, her iletişim kurduğunuzda teşekkür etmesi, lütfen demesi var. Var da var....

Biz ilk günün bir kısmını nasıl olsa kiralanacak araba vardır diye düşünüp gittiğimiz için, araba arayarak geçirdik. Havalimanındaki iki terminalinde, tren garında, şehir içinde hiç bir yerde kiralanacak araba kalmamıştı. Olanlar da prestij arabası dedikleri lüks kategoriydi. Bir tane kiralayabileceğimiz kulvarda olduğunu düşündüğümüz Toyota bulduk, ona da iki günü 800 Euro deyince, arkamıza bakmadan geri döndük:) Biz de belediyenin elektrikli araba kiralama sistemine üye olduk, arabamızı kiraladık. Artık Nice'e bir dahaki gidişimizde elektrikli arabayı üye olmadan kiralayabileceğiz. Bu arabaları tren garının karşısında yer alan otobüs danışma merkezinden kiralayabilirsiniz. Biz ilk gün ne olur ne olmaz diye onlu otobüs kartlarından da satın almıştık. Birkaç kere otobüse bindiğimizde kullandık. Yanlış hatırlamıyorsam elektrikli araba sistemine üye olmak için 30-40 Euro civarı ödedik, iki gün için de 90 Euro ödedik. Sayesinde doyasıya gezdik, şehrin içinde arabayı şarj etme noktaları var, bir kaç saatte full şarj oluyor, elektrikli arabanın tek sıkıntısı gidebileceği bir menzil var mesela bizimkisi biraz daha uzun yola gelir türdeydi. 150-160 km yapılabiliyordu ama her gidişin dönüşü de olduğunu unutmadan hesabınızı yapmalısınız, yoksa yolda kalabilirsiniz. Mesela biz Monako'ya gittiğimizde, risk almamak adına limon likörleri ile ünlü Menton'a gitmedik, muhtemelen gitseydik de sıkıntı yaşamazdık ama yolda kalırsak diye cesaret edemedik.

Bu bölgede de Fransızca bilen biri yanınızda varsa, hayatınız çok daha kolaylaşır. Eşimin Fransızca bilmesi sayesinde, ne araba kiralarken ne de başka bir zamanda sıkıntı yaşamadık. Bilmeseniz de bir şekilde çözersiniz ama biraz daha zorlanabilirsiniz. Mesela eşim olmadan pastaneye vs gittiğimde, kişiler yardımcı olmaya çalışsa da İngilizce konuşmadıkları için zorlandığım noktalar oldu. Müze vs gibi yerlerde de İngilizce genellikle yazmıyor, Fransızca yazınca da biraz anlamadan geçmiş oluyorsunuz. Araba navigasyon da Fransızca idi. Sözün özü, bileydim iyiydi:)

Biz Thy ile gittik, Terminal 1'de indik. Küçücük bir havalimanı, pasaport kontrolü gerçekten 5 dakikada bitiyor. Terminal 1'den şehir merkezine gitmek istediğinizde 98 no'lu otobüse binerseniz, hızlı bir şekilde merkeze varırsınız. Zaten duraklarda durduğu için, gideceğiniz yere muhakkak yakın bir durak bulup inebilirsiniz. Otobüsün içinde bilet satılıyor, nereden alacağım diye endişe etmenize gerek yok.

Uzun bir aradan sonra bu ilk yazı, Cote'd Azur yazılarının devamı gelecek. Takipte kalın....

9 Şubat 2014 Pazar

Delft

Delft, Belçika-Hollanda gezimizde beni en etkileyen ikinci yer. Hollanda'ya gitmişken, görmeden dönmek istemediğim bir şehirdi. Duyduğum övgüleri kesinlikle hak ediyormuş. Brugge'u andırır şekilde, bozulmamış hali ile yine başka bir yüzyılı yaşatan bir şehir.

Otel olarak booking.com'daki güzel yorumları dikkate alıp, Hotel Leeuwenbrug'de kaldık. Otel temizdi, kahvaltı menüsü güzeldi. Biz memnun kaldık.

Delft'e gelecek olursak, küçüçük şehirde birbirinden güzel cafe ve restoranlar var. Biz de tripadvisor araştırmalarımızda bir numara çıkan t' Vermeertje adlı restoranda yemek istedik. Önceden rezervasyon yaptırmadık ama bazı dönemlerde kapıdan dönen çok oluyormuş. Küçük bir restoran, yemeklerin piştiği alan ile yemek yenilen yer aynı yerde. Yemekleri seçmeli fiks menü aldık. 3 çeşit yerseniz (1 başlangıç, 1 ana yemek ve 1 tatlı) 30 Euro idi. 4 çeşit alırsanız 36 Euro idi. Mümkün olduğunca farklı şeyler denemek için ben 3 çeşitlik menüden, eşim de 4 çeşitlik menüden aldı. Yemekler oldukça lezzetli ve özenliydi. Eşim  bu restoranın yakında Michelin yıldızı alabileceğini söylüyor. Bence de neden olmasın?


Delft'de kapsamlı kilise turu vs yapmadık. Sokaklarda yürüdük, pazar alanını gezdik. Delft için biblo şehir diyebilirim. Hani Hollandalı iki çocuğun öpüştüğü mavi beyaz porselenler vardır ya oradaki mavi tonu Delft mavisidir.

Pazar yerinin orada bir peynirci dükkanı gördük. Dönüş günümüzün yaklaşmış olması sebebi ile peynirlerimizi aldık. Peynirci dükkanında birbirinden farklı çeşitlerde peynirler var, denediklerimizin hepsi bizim gözümüzü döndürdü. 11 farklı çeşit peynir aldık, dönünce o peynirlerin evde şarap eşliğinde keyfini baya sürdük.
Hollanda'nın diğer şehirlerinden özellikle Den Haag'ı beğendik. Rotterdam ise büyük bir liman şehri, bence başka bir numarası yok. Delft bence Hollanda'ya gidiyorsanız, muhakkak uğrayın, pişman olmazsınız diyeceğim bir yer. Bir sonraki yazıda gezme sıralamasına göre yapacak olursak, Brüksel ve Antwerp olması lazım ama Belçika'yı (Brugge'ü bir kenara koyarsak) hiç sevmedim, bir daha gidecek olursam sadece Brugge'de kalırım, diğer şehirlere uğramam bile. Neyse efendim genel anlamıyla çok güzel gezip, çok güzel yemekler yediğimiz, her anından keyif aldığımız bir gezi oldu. Bakalım bir sonraki gezi nereye olacak?

20 Ocak 2014 Pazartesi

Masal Şehir Brugge

 
Şimdi size Hansel ile Gretel'in ülkesinde olduğumuzu hissettiren Brugge'den bahsetmek istiyorum. Özellikle bir kaç yıldır Brugge'e gitmek istiyordum, bir fırsat olmamıştı, geçen aylarda Pegasus'un kampanyası olunca hemen Brüksel'e baktım ve çok ucuza diyebileceğim bir fiyata uçak bileti buldum. Sıkı durun bir kişi gidiş dönüş 229 TL. Daha ne olsun diyor insan:) Tabi aylar öncesinden aldığımız için başka bir programın vs olması durumunda bilet yanabilir ama 229 TL'ye bilet bulunca yanmasını insan göze alıyor açıkçası...

Brüksel'de havalimanında inince, biz araba kiraladık. Türkiye-Brüksel arası uçakla 3 saat sürüyor. Araba kiralamak isterseniz havalimanında bir çok firma var, bizim tercihimiz Avis oldu. 5 günlüğünü 310 euroya kiraladık. Brugge'e trenle de gidebilirsiniz, yaklaşık  1,5 saat sürüyormuş. Havalimanında 2 alt kata inerseniz, bilet alınan yerleri görebilirsiniz.

Ve gelelim Brugge'e... Bir sefer yetmedi, en az bir kere daha gitmek istiyorum. Daha sokaklarına girer girmez büyülendim, her gördüğüm karenin fotoğrafını çekmek istedim. Yüzyıllardır bu güzelim masal kentini nasıl korumuşlar hayret ettim. 1500-1600'lü yıllarda yapılmış binalar var. Brugge çok romantik bir yer, el ele sokaklarında yürüyebileceğiniz, yorulunca sokakta publardan birinde sevgilinle biraları tokuşturabileceğiniz bir yer...



Brugge orta çağı hala yaşayan bir yer. Sokaklarında gezerken sanki bir film seti kurulmuş da biz de içinde geziyormuşuz gibi hissettim.  Çikolata dükkanları büyüleyici, her şey o kadar zevkli ve keyif verici ki... Biralara gelince hayatımda bu kadar bira çeşidi görmemiştim, bir bira dükkanına girdik, kendimizden geçtik, meyveli biraların çeşitliliği karşısında ağzım açık kaldı desem yeridir, meyveli şaraba alışık olsam da meyveli biraları ilk defa gördüm. Meyvelilerin haricinde de çok farklı bira çeşitleri vardı. Zaten Brugge'ü gezerken her fırsatta farklı biralar denedik ve bir tanesi hariç çok beğendik. O kadar bira çeşidi gördükten sonra, Türkiye'de bu kadar az bira çeşidinin olmasına insan üzülüyor doğrusu...

Kwak





 
Brugge dantel gibi bir şehir ve dantelleri çok ünlü...Hediyelik dantel almak isterseniz, bir çok çeşidi mevcut. Ben annemin yaptırdığı dantelleri belki ileride kullanırım diye saklarken, oradan da dantel almayayım dedim:)

Brugge denilince ilk akla gelen görüntü herhalde Markt Meydanı'nda yer alan bu evler. Markt Meydanı için Brugge'ün kalbi diyebiliriz. Meydanda faytonlar var hala eski zamanda yaşadığınızı düşündürtmek için varlar sanki...Bu meydanda yine çok hoş cafeler var. Ayrıca burada Belfry Kulesi var. In Brugge filmini izleyenler özellikle bilirler, filmin bir çok sahnesi bu kulenin olduğu bölgede geçiyordu. Belfry Kulesi'ne çıkanların söylediğine göre yukarıdan şehrin görüntüsü muazzam olsa da o kadar merdiven çıkmayı göze alamadık. Sağlık problemi olanlara tavsiye etmiyorum.


 Brugge'de yapmadan kesinlikle dönmek istemediğim 3 şey vardı. Ve şanssızlık o ki üçünü de yapamadım. Siz siz olun, gidince muhakkak bu üçüne uğrayın...

1- Bira Müzesi  : Müze bir haftalık tatildeydi, o da bize denk geldi
2-Çikolata Müzesi : Müze kısa bir tatile girmişti maalesef bu da bize denk geldi kapıdan ikinci kez hüsranla döndük
3-Kanal Turu: Hava şartları nedeniyle yapılmıyordu.  Kanal turu yapılmadan yapılan Brugge gezisi yarım sayılır, bir daha gitmek yakışır:) Şaka bir yana Brugge için Belçika'nın Venedik'i diyorlar, kanal turu sayesinde muhteşem manzaralar görebiliyormuşsunuz, içimde kaldı.


Brugge'de şu alttaki çiçekçi bizim olsaydı ya da şu tatlı cafe... Kalbim Brugge'de kaldı..


 
Brugge'e gidenler için yapılmadan dönülmemesi gerekenler listesi:
 
1-Çikolata dükkanlarına girip farklı çikolataların tadına bakmak
2-Her fırsatta farklı bira içmek, özellikle meşhur Kwak adlı biranın tadına bakmadan dönmemek
3-Kanal turu yapmak
4-Çikolata ve bira müzelerini gezmek
5-Midye severseniz, beyaz şarapla soslandırılmış midyelerden yemek
6-Waffle yemek ( Bizim waffleları daha çok sevsem de buranın waffle ı meşhur tatmak lazım)
 
Bugüne kadar gezdiğim yerlerden en etkilendiğim yer Brugge oldu. Dolayısıyla herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum...
 
2. Edit/ Konaklama:
 
Havva'nın yorumuyla konakladığımız otelden de bahsetmem gerektiğini anladım. Biz Canalview Hotel Ter Reien'de kaldık. Uçak bileti aldığım zaman otellere booking.com'dan bakıyorum. Tercihim şehir merkezine yakın otel olması. O yüzden önce bölgeyi şehir merkezi seçtikten sonra, fiyata göre sıralıyorum. Çünkü özel bir kutlama vs olmadığı sürece, otel ve uçak biletine vereceğim paraları, oranın iyi restoranlarına vermeyi tercih ediyorum. Booking.com'da bütçeme göre otelleri sıraladıktan sonra, yorumlara bakıyorum. Sürekli gezen kişiler booking.com'a yapılan yorumlara önem verirler. Genellikle yüzlerce yorum olduğu için, otele gitmeden az çok fikriniz olmuş oluyor. Örneğin, şehir merkezine uzak mı, interneti var mı, kahvaltısı iyi mi, resepsiyon yok mu vs gibi konular hakkında az çok bilerek gidiyorsunuz. Brugge'deki otelin yorumları iyi olunca ve odaların fotoğraflarını da
sevdiğim için kararımı kolay verdim. Bizim için otelde olmazsa olmaz odada banyo olması. Rezervasyon yaparken aman dikkat diyeyim. Bir de ben ne olur ne olmaz program değişir vs diye hep iptal edilebilir olan otelleri tercih ediyorum.
 
Canalview Hotel Ter Reien'e tekrar dönecek olursak, oda temizdi, odada büyük bir banyomuz vardı. Odanın sıcaklığı biraz daha yüksek olsa daha iyi olabilirdi. Yeri merkezi bir noktadaydı, yürüme mesafesinde meydana ulaşabiliyorduk. Nasıl olsa yatmaya gideceğiz diyerek, kanal manzarası için ekstra ücret ödemedik. Manzarasız odayı tercih ettik. Odayı bir geceliğine 59 Euro'ya tuttuk. Aylar öncesinde rezervasyon yaptırmıştım. Otelde odada internet ekstra ücrete tabiydi. Otelin kahvaltısı ise beklentimin çok üzerinde çıktı. Özellikle yediğim kruvasanlar yediklerimin içinde en iyileri arasında diyebilirim.